2012 Dilekleri

Posted in uncategorized on Ocak 2, 2012 by pigeoning

Herkese iyi yıllar!

Umarım 2012 herkes için mutlu anları çoğunlukta, sağlıklı ve hep hayata geçirmek istediği “o proje“yle ilgili adımları attığı bir yıl olur.

2011, Türkiye ve dünya için terör, depremler, savaş vb ile dolu oldukça talihsiz bir yıldı. Ancak benim için, sanki bunca çaba, stres, üzüntü, kaygı ve yorgunluktan sonra, ilk defa bir şeylerin karşılığını aldığımı düşündüğüm bir yıl oldu.

İçini oyuncaklarımla doldurduğum ve her eşyasını özenle seçtiğim minik bir eve çıktım. Kendi şirketimi, daha doğrusu babamın kurduğu ve zamanında elektronik imalat yapan şirketi bir tasarım ofisine dönüştürdüm. KoçFest, Efes One Love, Miller, Seven Hill, Gerçek Ev Yemekleri, Garanti Bankası, THY, TikClick gibi bir çok markayla çalışma fırsatı buldum. Ve tüm bunları tek başıma yaptım…
Senenin sonuna doğru Işık Üniversitesi‘nde konuk hoca olarak 2 defa derse girdim. O öğrencilerden biri de stajyerim oldu. B hayatıma renk katmaya devam etti, uzun zamandır görmediğim bir çok arkadaşımı gördüm. Tabii ki sıkıntılı zamanlarım da oldu ama yine de nefis bir seneydi.

Dolayısıyla 2012′den, 2011′e birazcık benzemesi dışında bir isteğim yok aslında. Ama “ille de hayal kuralım“cı bir insan olduğumdan buyrun size benim istek listem:

1. Öncelikle web sitemin yeni halini artık yayına sokmak istiyorum! Gerçekten çok gecikti. Ama ne yazık ki hala yapılacaklar bitmedi…
2. 2011′de yurtdışına çıkma fırsatı bulamadım. Mümkünse 2012′de mesela bir Boston‘a gitmek, ablamla yine şahane vakit geçirmek istiyorum.
3. Koşmaya devam etmek istiyorum. Ama kış için sağlam bir tayta ihtiyacım var.
4. Evimde bir çamaşır makinem eksik. Ama kurutmalı olması lazım, çamaşır asacak yerim yok… Görgüsüzlük edip bir de Miele marka olanının fotoğrafını koydum, bilmiyorum farkettiniz mi. Ufak bir araba fiyatınasın Miele, neden? Hamur da mı açıyorsun canım?
5. Artık bir ehliyet alsam diyorum. Eşek kadar oldum araba kullanmayı bilmiyorum. Ama araba bahane, asıl motorsiklet ehliyeti lazım bana, Vespa istiyorum mümkünse.
6. İlle de isteyeceksem iPhone, iPad, sonracığıma Wacom Inkling falan istiyorum. Ama şart değil. İlk 5 dileğim gerçekleşsin, bunlar olmasa da olur.
7. Ayakkabıymış çantaymış kıyafetmiş, bunlar kadınlar olarak zaten sürekli istediğimiz şeyler. Hemcinslerime ayıp olmasın diye koydum.

Bu oldukça mütevazi (!) listemin ne kadarı gerçekleşir bilemiyorum ama ben 2012′den ümitliyim. Ya siz?

Tilkiler

Posted in drawing, pigeonal on Kasım 19, 2011 by pigeoning

monsters-ghosts
“Monsters are real, and ghosts are real too.
They live inside us. And sometimes, they win.”
Stephen King

Hayır, kapatmadım.

Posted in pigeonal, work on Mayıs 29, 2011 by pigeoning

Merak edenler için Sıla Üşenses’den geliyor: “Hayır, kapatmadım. Mart’tan beri yazmıyor olabilirim ama blogumu kapatmadım.”

Saçmalayarak başladığım yazıma, hayatın gerçekleriyle devam ediyorum: 31 Mart’tan bugüne kadar bloguma dönüp bakmamış olmamın sebebi, önce “Depresyona girmeli miyim?” sorusuyla mücadele edip sonrasında “Günde 3 saat uykuyla dayanabilir miyim?”e geçmiş olmam ve önce istek, sonrasında da vakit bulamamamdı. Daha açık bir şekilde anlatmam gerekirse: Tam zamanlı işimden ayrılıp freelance çalışmaya başladıktan sonra aldığım ilk işi Şubat ayı sonuna doğru teslim ettim ve Nisan’ın ortasına kadar çalışmadım. Tam freelance çalışmak hakkında kafamda soru işaretleri oluşmaya başladığı sırada telefonum çaldı. Ardından elektronik posta geldi. Sonra yine telefonum, yine inbox’ım derken arka arkaya 5 tane animasyon istemi (sipariş desem pizza gibi olacak) geldi. Ve bugün 1,5 aydır ilk defa tam anlamıyla dinlendiğim bir gün. Yarına kadar. Yarın yine toplantım var. 2 tane.

 Neden gurbetçi Türkçe’si kullandığımı bilmiyorum ve bu fotoğrafı yayınlamaktan da çok utanıyorum.

Peki şikayetçi miyim? Tabii ki değilim sevgili okur. Mis gibi çalışıyorum işte, bir insan başka ne ister? Ah tabii ya, ne ister biliyor musun? Sakince çalışabileceği bir yer ister. Bu yerin bir de açık mutfağı, şık bir banyosu, hatta bir de ufak yatak odası olsun ister. Mümkünse yeni yapılmış bir binada, “sıfır” bir daire olsun ister. (: İşte bu isteğim gerçek oldu. Artık bilgisayarlarımı, tabletimi, tripodumu, renk renk kartonlarımı, hamurlarımı,.. ve tabii şimdi burada saymasam da olabilecek diğer bir sürü ıvır zıvırımı koyabileceğim; çalışırken “Sılaaa, annen mercimek çorbası yapalım dedi, bir de seni asla rahatsız etmememi, çok çalıştığını söyledi ama ben yine de çorbanın tuzunu koyarken sana da danışayım dedim, sence bir çimdik yerine iki çimdik koysam fazla mı olur? Aslında buraya gelip kendi çimdiğinle ölçersen sevinirim.” şeklinde günde 5-6 kere rahatsız edilmeyeceğim bir stüdyom var! Şimdilik sadece kontratım ve parkelerim olduğu için, daireyi görmeye gittiğim gün çektiğim videodan ufacık bir kare paylaşıyorum. Çok yakında sizi bıktıracak kadar fazla fotoğrafla karşınızda olacağım!

 Bugün düşük çözünürlüklü imajlar paylaşıp duruyorum. Kusura bakmayın.

Daire demişken, hayatımda ilk defa taşınan biri olarak çok enteresan şeylerle karşılaşıyorum. “Yer silme suyu” diye bir şey satıldığını dün öğrendim mesela. Bütün bunları, (taşınacak diğer arkadaşlara fikir versin diye) yoktan var olan çeşitli masrafları ve çeşitli dekorasyon fikirlerini ayrı bir yazıda konu edeceğim. Hiç kurtuluşunuz yok.
Bu yazmadığım süre içerisinde çok keyifli bir şey daha oldu, İlgiltere’den sipariş verdiğim kartvizitlerim elime ulaştı. Her biri farklı animasyonumdan alınmış 50 adet ekran görüntüsünü kartvizit görselim olarak kullandım. Böylelikle arka yüzleri aynı, ön yüzleri farklı 50 adet kartvizitim oldu. Bunlardan da 4er tane sipariş verdim. Şimdi insanlara dağıtmaya kıyamıyorum:
Son olarak: Biliyorsun sevgili okur, bu blogun açıldığından beri asıl amacı işlerimi paylaşmak. Bu 1,5 ay içerisinde yaptığım animasyonlardan en çok uğraştıranı ve belki de en önemlisi, bu Salı, yani 31 Mayıs’ta markanın düzenleyeceği basın toplantısında gösterilecekmiş. Dolayısıyla aynı gün ben de portfolyoma koyabileceğim. E dolayısıyla, aynı hafta da sen blogumda görebileceksin. Sana ufak bir ipucu: Hepimizin sevdiği bir marka. (: Haftaya görüşmek üzere!

Çoğunlukla Beyaz

Posted in photography, travel on Mart 31, 2011 by pigeoning


Fotoğraflar anlatıyor zaten ama: Pamukkale, sıcacık suları, dev antik şehri, nefis manzarası ve çok ucuz konaklama seçenekleriyle çok güzel bir yer. Mutlaka gidin. Ama yazın gitmeyin bence. Kışın yüzemiyorsunuz belki ama yaz sıcağında kim ne yapsın 36 derece suyu. Milyorlarca turist de cabası.

“2011′de Bambaşka” bir animasyon!

Posted in design, drawing, karton, photography, pigeonal, video, work on Şubat 24, 2011 by pigeoning

Kasım 2010‘un sonlarına doğruydu sanırım. Takip ettiğim bloglardan birinde Brother marka printer’ın şu reklamını gördüm:


Önce “Vaauuuvv!” diye bağırdım (fazla bağırmadım ama), reklamın nasıl çekildiğini izlediğimdeyse koskocaman bir “Aha!” dedim.

“İşte bu! Yapmak istediğim şey böyle bir şey!”

Yani bütün bu emek: Kağıdın duvarda açılışını kare kare fotoğraflayarak yapmaları, kağıtların üzerine “time-lapse” denilen teknikle uzun bir sürede çekilen görüntüyü oturtmaları ve bütün diğer ince uğraşlar. Epeyce bilgisayar da kullanılmış tabii ki ama: Ben bilgisayardaki montaj ve düzeltme aşamalarından önce sette elle, tek tek uğraşılarak ortaya konan işlere karşı müthiş bir saygı ve heyecan duyuyorum. Bu, başlı başına ayrı bir yazının konusu olur ama merakı uyananlar Henry Selick‘in Nightmare Before Christmas ve Coraline filmlerinin yapım aşamalarını izleyebilirler.
Bu tarz gerçek materyallere (karton, hamur, cam vb.) hayat vererek yapılan animasyonlara genel olarak “stop-motion” deniyor. Ve Türkiye’de reklam sektöründe ne yazık ki bu tür iş çok fazla çıkmıyor. Yanlış biliyorsam düzeltin lütfen. Bu nedenle, eski çalıştığım yer, VO2 Digital beni arayıp da Koç Fest için eğlenceli bir tanıtım filmi istediklerini ve nasıl yapacağımı tamamen bana bıraktıklarını söylediklerinde, “işte” dedim, “fırsat budur!“.
Daha önce VO2′nun stop-motion tanıtım filminde ve kendi mezuniyet projemde karton kullanmış olduğumdan, en iyi bildiğim malzemeyle çalışmayı tercih ettim. Ve bu fikir üzerinden bir storyboard çizdim.
Sancılı bir storyboard sürecinden sonra çok daha sancılı bir “set” süreci geldi. Çünkü yapay ışık, daha önce tanışmadığım kaprisli bir arkadaştı. Ve kendisi benimle kolay kolay işbirliği yapmayacaktı. Çeşitli Philips ampülleri Taverna’daki tabaklar misali kırdıktan sonra “baaabaaaaaaaeeeaağğğ” diye ağlayarak elektronik mühendisi babama gittim. O da bana aşağıda gördüğünüz LED ışığı yaptı.

Fotoğrafta karanlık çıktığına bakmayın, kendisi baya güçlü ve ben onun ikincisini istiyorum.
Işık meselesini de halletikten sonra, bilgisayarda tüm öğeler tasarlandı. Hepsi basıldı, kesildi. Sevgili Sadık Kocabaşa‘nın da tavsiyesine uyularak yeşil büyük bir karton alındı ve çekimler başladı. (Çekim boyunca beni yalnız bırakmadığı için sevgili B’ye de buradan öpücüklerimi yolluyorum.)

Montajıydı, müziğiydi, arkaplan görselleriydi, revizyonlarıydı derken dün akşam animasyonumuz tamamen bitti. Ve ben çıkan sonuçtan gerçekten mutluyum. Ama her zaman olduğu gibi, asıl karar izleyicinin! (: İşte karşınızda, Koç Fest 2011′de Bambaşka!

Seni Yendiğim Gün.. 3

Posted in drawing, music, pigeonal on Ocak 31, 2011 by pigeoning

Henry Purcell - Dido and Aeneas – When I am Laid in Earth


Bu benim 100. “post”ummuş. Kutlu olsun o zaman!

Duyuru!

Posted in uncategorized etiketler ile , on Ocak 21, 2011 by pigeoning

Bugün sizlere yıllarca hayalini kurduğum bir olayın gerçekleştiğini müjdelemek ve kalıcı olmasına dair umudumu sizinle paylaşmak için yazıyorum:

Ben artık freelance çalışıyorum!

Peki bu ne demek?
Meslekten olanların hemen anlayacağı ve bir çoğunun da özlemle anacağı freelance tabirinin Türkçesi “bağımsız”, “serbest çalışan” oluyor. Ama bizde bu kelimeleri kullandığın an karşındakinden “ha işsizsin yani?” cevabını alıyorsun. O yüzden ben size kendi durumumu biraz daha detaylı açıklayacağım:
2010′un Şubat ayından Kasım sonuna kadar 2 ajansta çalıştım. İkisinde de birbirinden tatlı, iyi ve yetenekli insanlarla tanışıp çok kaliteli işlerin çıkmasına tanık oldum. Ancak benim yaptığım iş, “motion” tabir edilen, video, animasyon vb. olduğundan tek bir yere bağlı kalmam hem kendim hem de o yer için verimsiz oldu. Zaten reklam ajanslarının büyük bir kısmı bu tarz projeleri dışarıya veriyorlar. Ve benim meslektaşlarımın (bildiğim kadarıyla çok da fazla değiliz) çoğunluğu freelance çalışıyor. O da şu şekilde gelişiyor: Ben ister evimde, ister kendi ofisimde çeşitli ajanslardan ya da kişilerden bana gelen işleri kendi çalışma düzenimde yapıyorum. Ücretlere, çalışma saatlerime, sabah kaçta uyanacağımdan öğlen ne yiyeceğime kendim karar veriyorum. (: Bunun yanında alabileceğim iş miktarı sadece vaktimle sınırlı olduğundan çok daha fazla üretmiş oluyorum.

İşte bu da yeni ofisim ve yeni iş arkadaşlarım sevgili okurlar:


Çalışmalarımı web sayfamdan takip edebilirsiniz:
http://www.silayucesoy.com

2 Günde Devr-i Beypazarı

Posted in uncategorized on Ocak 20, 2011 by pigeoning

7-8 Ocak‘ta gittiğim, annem söylememiş olsa varlığından bile haberimin olmadığı Beypazarı, Bolu’ya mı yoksa Ankara’ya mı bağlı olduğunu da bilmediğim; yemekleri, havucu, maden suyu ve Yaşayan Müzesiyle meşhur, biraz Safranbolu‘yu andıran şirin bir kasaba. Uzun uzun yazılacak çok da inanılmaz şeyler başıma gelmediğinden geziyi size daha çok fotoğraflarla anlatmayı tercih ediyorum.

1. Yol
Ehliyeti olmayan birisi olarak benden bu başlığın altında “Nasıl gidilir?”in cevabını bekliyorsanız sizi de hayalkırıklığı bekliyor. Ama bahsedeceğim ipuçlarından tahmin etmeye çalışabilirsiniz pek tabii. Örneğin Bolu civarında, üzerinde “Sülüklü Göl” yazan bir tabelanın gösterdiği yola sapmaya çalıştık ancak kar nedeniyle tıkalı olduğunu öğrenince vazgeçtik. Ama içimizdeki göl aşkı bambaşka olduğundan bu sefer de Göynük Yolu‘na sapıp Sünnet Gölü‘ne vardık.

Öğle yemeğini bu muhteşem manzaraya karşı yedikten sonra yola devam ederken Sarıyar Baraj Gölü ve Çayıran Termik Santrali‘ni gördük.


Termik santral, ablamın da tabiriyle, çizgifilmlerdeki kötü fabrikalara benziyordu. Pencerelerine varana kadar heryerinden dumanlar çıkıyordu neredeyse. Ağzım dehşetten açılmış bir şekilde arabanın camına yapışmış halde bu fotoğrafları çektim.

2. Beypazarı’nda Yemek
Sanırım yemek için gidebileceğiniz en iyi yer Değirmencioğlu ismindeki restoran, yiyebileceğiniz en iyi şey de Yöresel Fix Menü. Biz 4 kişiydik, 4 adet yöresel fix menü istedik ve şunlar geldi: Ortaya salata, turşu ve (her biri serçe parmak kalınlığında) kıymalı yaprak sarma. Adambaşı 1er tarhana çorbası (Beypazarı’nın busu da meşhur), güveçte etli pilav, içecek ve tatlı (ev baklavası). Biz bunun üstüne 2 baklava, 4 kahve ve 4 çay istedik. 1 Menünün fiyatı 18 TL olmasına rağmen hesap 72 TL’den az geldi.
3. Konaklama
Beypazarı’nın her yeri, pansiyona çevrilmiş 160 yıllık konaklarla dolu. Bu konaklar, dışarıdan güzel gözükmelerinin yanı sıra, odalarında dolap görünümlü banyo ve tuvaletlere sahip. Yani, eskiden dolap olarak kullanılan boşlukları tuvalet ve banyoya çevirmişler ve bu sayede çok ilginç bir duş deneyimini mümkün kılmışlar. Ayakkabılarınızı çıkararak girdiğiniz bu konaklarda 1 gece konaklama ve kahvaltı bedeli kişi başı ortalama 40 lira.
4. Beypazarı’nda Yapılacaklar
a. Alışveriş:
Tarhana, ebru kolye, Beypazarı kurusu, masa örtüsü, türlü baharat, yaprak sarma, Telkari gümüşleri alabileceklerinizin sadece bir kaçı. Alışverişe zaman ayırın!
b. Yaşayan Müze: Burada ıhlamur baskı yapabilir, kurşun döktürebilir, ebru yapmayı öğrenebilir ve karanfilli Türk kahvesi içebilirsiniz. Etkinlikler 10ar Lira, Türk kahvesi ise 5 Lira.

Sonuç olarak, Beypazarı’na gitmeli misiniz? Bence evet. Peki bir sonraki durağımız neresi? 3-7 Şubat Pamukkale! (:

Kalori dolu Amerika

Posted in photography, travel on Aralık 9, 2010 by pigeoning

Bayram tatilinden döndüğümden beri 1 doğumgünü, 2 arkadaş toplantısı, 5 telefon görüşmesi ve 3 aile yemeğinde karşılaştığım soru aynıydı:
Amerika nasıldı?
“Çok güzeldi.”
“…”
“…”
“Ee daha nasılsın?”

Arkadaşlar, detay anlatmıyorsam, kibarca konuyu kapatıyorsam bir sebebi var değil mi?  Sizi seviyorum ve benden nefret etmenizi istemiyorum. Ama madem kaşındınız, alın size Amerika tatilimin nasıl geçtiği! Hem de sıkça sorulan sorular şeklinde, madde madde.

1. Öncelikle, “Amerika’ya gittim” demek ya da “Amerika şöyle bir yer, insanları böyle” şeklinde cümleler kurmak, karavan kiralayıp da bütün ülkeyi dolaşmadığımdan yanlış olacaktır. Çünkü 3 yılın sonunda anladım ki, neredeyse her eyalet farklı bir ülke gibi. Duyduğum kadarıyla Teksas insanları başka, California‘dakiler başka, New England bölgesi bambaşka. Ülkenin bir ucundan diğerine saat farkı var, eyaletlerin kanunları bile farklı! Dolayısıyla aşağıda anlatacaklarım sadece Boston ve New York için geçerli.

2. Uçak biletimi kaça aldım? Geçen sene 600 küsür Dolar‘a almıştım, bu sene 800 küsür Dolar’a aldım. Ama ikisi de Swiss International Havayolu’ndandı. Ortalama uçak bileti fiyatının 1000 ila 1500 Dolar arasında değiştiği ve Swiss’in rakiplerinin yanında oldukça konforlu kaldığı, hatta kişi başı 2 valize izin verdiği düşünüldüğünde çok hesaplı almışım. Bunu nasıl başardığımıysa 25 Temmuz tarihli “Tükettim” başlıklı yazımda anlatıyorum, açınız okuyunuz canlarım.

3. Boston çok güzel bir şehir. Bizim kaldığımız Brookline; MIT ve Harvard üniversitelerinin bulunduğu Cambridge ve daha uzaklardaki, içinden geçen trenin “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki tren olduğu Waltham, eski tip binalarıyla Londra’yı andırıyor. Her binanın fotoğrafını çekmek istiyorsunuz. (Ama B. gibi bunu gerçekten yapmıyorsunuz umarım!) Şehir merkezindeki gökdelenlerse, New York’takiler gibi güneşinizi engelleyip sizi aşağılık kompleksine sokmak ve bir labirentte kaybolduğunuzu düşündürmek yerine şehri süslemekle yetiniyorlar. Ama aynı zamanda Nike ayakkabıları andırıyorlar: Gece yarısı yanan ışıklarına “ah ne kadar hoş” diye bakarken o ışıkların her birinin çalışmaya devam eden insanlar olduğunu hatırlıyorsunuz, Vietnam’daki çocuk işçileri hatırlamanız gibi.

4. New York‘a 3 kez gittim ama toplamda sadece 5 gün ve 2 gece geçirmiş oldum. Dolayısıyla o büyük elmayı size benim anlatmam saçma olur. Ama şunları söyleyebilirim:
a. Times Meydanı geçen yıla göre epey değişmiş. Bizim orada olduğumuz gece yerleri renk renk boyamışlar, trafiğe kapatmışlar ve etrafa masalar ve sandalyeler koymuşlardı. Gerçekten çok hoştu.
b. Dünyanın en ünlü mimarlarından Frank Lloyd Wright‘ın yaptığı Guggenheim Müzesi‘ni ve içindekileri, MoMA‘yı (Museum of Fine Arts: Warhol, Pollock, Rothko ve daha nicesi burada.), Central Park‘ı, Chrysler ve Flatiron binalarını ve uzaktan da olsa Özgürlük Anıtı‘nı görmeden gelmeyin. Hava güneşliyse, 28 dolarınıza kıyın ve Empire State‘in tepesine çıkın. Ya da tüm bunları yapacak vaktiniz varsa New York CityPass alın, daha ucuza yapın.
c. Şu meşhur Planet Hollywood da nasıl bir restoranmış acaba diye merak etmeyin, gördüğünüz yerde başınızı çevirip uzaklaşın.


5. Boston‘da biz Bilim Müzesi‘ne gidip çocukluğumuza döndük ve mükemmel bir 1 saat geçirdik. Gerçek bir dinozor fosili gördük, aya nasıl gidildiğini öğrendik ve bir çok sürüngen türüyle (canlı!) tanıştık. Müze kapanmasaydı daha da uzun kalabilirdik. Güzel Sanatlar Müzesi çok büyük ve 20. yüzyıldan öncesiyle gerçekten hiç ilgilenmeyen biri olarak benim için çok sıkıcıydı. New England Akvaryumu ise ününü hakedecek kadar büyük ve eğlenceliydi.

6. Gelelim Amerika’nın en keyifli tarafına: Yemek & İçki. Aklınıza gelebilecek her ülkenin mutfağını gerçek tadıyla deneyebilirsiniz. (Biz Japon, Kore, Meksika ve tabii ki Amerikan mutfağını denedik.) Burada en aşağı 20 TL’ye alabileceğiniz kokteylleri orada 5-6 dolara içebilirsiniz. En lüks yerde bile insani fiyatlara yemek yiyebilirsiniz. Ve en güzeli de bütün bunları yaparken garsonlar size, hayatları boyunca sizin gelmenizi beklemiş gibi davranırlar. Ayrıca porsiyonlar çok büyük ve tersini istemediğiniz sürece içkiler gerçekten alkollüdür.

7. Amerika’nın ikinci en keyifli tarafı: Alışveriş. En azından benim gibiler için. Eğer aradığınız şey kıyafetse, ve amacınız tasarımcı ürünlerini uygun fiyata almaksa sanırım Milano‘ya gitmeniz daha hayırlı olur. Çünkü burada ucuza bulacağınız kıyafetler düz renk hırka, basic t-shirt ya da kot pantolondan ibarettir. (Paranız varsa Urban Outfitters mağazalarını şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca DKNY gibi Amerikan markalarını Türkiye’ye kıyasla daha uygun fiyata alabilirsiniz. Victoria’s Secret konusunu hiç açmıyorum, bilen biliyor.) Ama yok, benim gibi gördüğünüz her kırtasiyelik üründe heyecanlanıyor, rengarenk defterlere bakarken ağzınızın suyunu zor topluyor ya da çeşitli Action Figure‘leri odanızın baş köşesinde sergiliyorsanız cennete hoşgeldiniz. Çok değişik kutu oyunlar, Suck UK’de satılan tarzda ıvır zıvırlar ve renk renk post-itleri (evet, post-it koleksiyonum var benim) buradan alabilirsiniz. Ayrıca hepinizin bildiği gibi elektronik herşeyi Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına alabilirsiniz. Özellikle Macintoshları. Sanırım oradan aldığım enteresan şeyleri ayrı bir yazıda anlatacağım.

8. Son olarak bazı gerçekler: Boston’da insanlar sizden bir şey istedikleri için değil, karakterleri böyle olduğu için güleryüzlü ve çok yardımcıdır. Korkmayın. Gittiğiniz barda veya restoranda %15ten az bahşiş bırakırsanız garson gelip neyi beğenmediğinizi sorabilir. Polisler sizi dövmek için değil, size yardım etmek için etraftadır. İçki içmek istiyorsanız %90 ihtimalle ID’niz (pasaportunuz) sorulacaktır.

Benim aklımda kalanlar bunlar. Hehangi bir sorunuz olursa, lütfen çekinmeyin. California ile ilgili sorular içinse, şuradan buyrun. (:

Yaş: 16

Posted in music, travel, video on Kasım 30, 2010 by pigeoning

Bir pop müzik konseri düşünün. Bir de ergen, liseli genç kız. Tüm şarkıları ezbere biliyor elbette. Sahneye çıktığı an yanındaki erkek arkadaşını unutup çığlık çığlığa bağırmaya başlıyor. Başında sanatçının isminin yazılı olduğu bir bant ya da gözünde yaşlar yok belki ama “acaba önlere gidip dokunmaya falan çalışsam mı?” gibi düşünceler mevcut. Şarkıcı “I can see you burning with desire for a kiss” derken bayılacak gibi oluyor. Kızımız aşık resmen, sanatçıyı rüyasında görüyor, kliplerini izleyip iç geçiriyor..

Sanatçı La Roux, mekan Boston, House of Blues konser salonu, tarih 15 Kasım 2010. Ve evet, yukarıda bahsi geçen ergen benim.

Çok eğlenceli müziği, nefis klipleri ve İngiliz aksanını bir kenara koyalım, çiğ etten yapılmış bir kostümle ya da büyük göğüslü bir lolipop kılığında seksi hareketler yapmaktansa (ki öyle bir vücudu yok zaten, hatta yüzü de bir kadından ziyade 15 yaşında bir erkek çocuğu gibi) ayağında spor ayakkabılar ve 80lerden fırlamış erkek kıyafetleriyle sahneye çıkması ve sakin tavırları beni benden alıyor. Özellikle şu röportajından sonra Boston’daki konserine gün sayar oldum:

B ile uzun uzun “Bilette 20:00 yazıyor, acaba tam 20:00′de çıkar mı? Yoksa Türkiye’deki gibi, 01:00de ancak mı görürüz?” diye tartıştıktan sonra 20:30′da House of Blues’da alt grubu, Far East Movement‘ı dinliyorduk. Kendileri neyse ki çok uzatmadılar ve La Roux’nun sahne görevlileri (rodi mi deniyordu onlara?) “La Croux” t-shirtleriyle synthesizer‘ları kurmaya başladılar. Sahneye ilk çıkan vatandaşı, ki kendisi bateristmiş ve erkekmiş, ben La Roux’nun kendisi sandım. Ve konser favori parçamla başladı:

Hatırı sayılır bir Post-Hardcore grubunda gitarist olan, hatta 9 Aralık’ta Dogzstar’da konseri olan sevgili B, sıkıntıdan ve benim ricalarıma da dayanamayarak bütün konseri telefonuyla kaydetti. Bana kalsa bütün kayıtları koyardım buraya ama eminim bu bile yeteri kadar sıkıcıdır sizin için. (: (12. saniyede gözüken çılgın hayran benim!)

Çektiği işkence yetmeyip de bis sırasında paltolarımızı vestiyerden almaya giden B, konser çıkışında şarkıları mırıldandığım bir anda, “sen bunu çok beğenmiştin” diyerek elime şunu tutuşturdu:


Aldığım en “tam zamanında” ve harika hediyelerden biriydi!

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.