Bayram tatilinden döndüğümden beri 1 doğumgünü, 2 arkadaş toplantısı, 5 telefon görüşmesi ve 3 aile yemeğinde karşılaştığım soru aynıydı:
“Amerika nasıldı?“
“Çok güzeldi.”
“…”
“…”
“Ee daha nasılsın?”
Arkadaşlar, detay anlatmıyorsam, kibarca konuyu kapatıyorsam bir sebebi var değil mi? Sizi seviyorum ve benden nefret etmenizi istemiyorum. Ama madem kaşındınız, alın size Amerika tatilimin nasıl geçtiği! Hem de sıkça sorulan sorular şeklinde, madde madde.
1. Öncelikle, “Amerika’ya gittim” demek ya da “Amerika şöyle bir yer, insanları böyle” şeklinde cümleler kurmak, karavan kiralayıp da bütün ülkeyi dolaşmadığımdan yanlış olacaktır. Çünkü 3 yılın sonunda anladım ki, neredeyse her eyalet farklı bir ülke gibi. Duyduğum kadarıyla Teksas insanları başka, California‘dakiler başka, New England bölgesi bambaşka. Ülkenin bir ucundan diğerine saat farkı var, eyaletlerin kanunları bile farklı! Dolayısıyla aşağıda anlatacaklarım sadece Boston ve New York için geçerli.
2. Uçak biletimi kaça aldım? Geçen sene 600 küsür Dolar‘a almıştım, bu sene 800 küsür Dolar’a aldım. Ama ikisi de Swiss International Havayolu’ndandı. Ortalama uçak bileti fiyatının 1000 ila 1500 Dolar arasında değiştiği ve Swiss’in rakiplerinin yanında oldukça konforlu kaldığı, hatta kişi başı 2 valize izin verdiği düşünüldüğünde çok hesaplı almışım. Bunu nasıl başardığımıysa 25 Temmuz tarihli “Tükettim” başlıklı yazımda anlatıyorum, açınız okuyunuz canlarım.
3. Boston çok güzel bir şehir. Bizim kaldığımız Brookline; MIT ve Harvard üniversitelerinin bulunduğu Cambridge ve daha uzaklardaki, içinden geçen trenin “Eternal Sunshine of the Spotless Mind” filmindeki tren olduğu Waltham, eski tip binalarıyla Londra’yı andırıyor. Her binanın fotoğrafını çekmek istiyorsunuz. (Ama B. gibi bunu gerçekten yapmıyorsunuz umarım!) Şehir merkezindeki gökdelenlerse, New York’takiler gibi güneşinizi engelleyip sizi aşağılık kompleksine sokmak ve bir labirentte kaybolduğunuzu düşündürmek yerine şehri süslemekle yetiniyorlar. Ama aynı zamanda Nike ayakkabıları andırıyorlar: Gece yarısı yanan ışıklarına “ah ne kadar hoş” diye bakarken o ışıkların her birinin çalışmaya devam eden insanlar olduğunu hatırlıyorsunuz, Vietnam’daki çocuk işçileri hatırlamanız gibi.

4. New York‘a 3 kez gittim ama toplamda sadece 5 gün ve 2 gece geçirmiş oldum. Dolayısıyla o büyük elmayı size benim anlatmam saçma olur. Ama şunları söyleyebilirim:
a. Times Meydanı geçen yıla göre epey değişmiş. Bizim orada olduğumuz gece yerleri renk renk boyamışlar, trafiğe kapatmışlar ve etrafa masalar ve sandalyeler koymuşlardı. Gerçekten çok hoştu.
b. Dünyanın en ünlü mimarlarından Frank Lloyd Wright‘ın yaptığı Guggenheim Müzesi‘ni ve içindekileri, MoMA‘yı (Museum of Fine Arts: Warhol, Pollock, Rothko ve daha nicesi burada.), Central Park‘ı, Chrysler ve Flatiron binalarını ve uzaktan da olsa Özgürlük Anıtı‘nı görmeden gelmeyin. Hava güneşliyse, 28 dolarınıza kıyın ve Empire State‘in tepesine çıkın. Ya da tüm bunları yapacak vaktiniz varsa New York CityPass alın, daha ucuza yapın.
c. Şu meşhur Planet Hollywood da nasıl bir restoranmış acaba diye merak etmeyin, gördüğünüz yerde başınızı çevirip uzaklaşın.

5. Boston‘da biz Bilim Müzesi‘ne gidip çocukluğumuza döndük ve mükemmel bir 1 saat geçirdik. Gerçek bir dinozor fosili gördük, aya nasıl gidildiğini öğrendik ve bir çok sürüngen türüyle (canlı!) tanıştık. Müze kapanmasaydı daha da uzun kalabilirdik. Güzel Sanatlar Müzesi çok büyük ve 20. yüzyıldan öncesiyle gerçekten hiç ilgilenmeyen biri olarak benim için çok sıkıcıydı. New England Akvaryumu ise ününü hakedecek kadar büyük ve eğlenceliydi.

6. Gelelim Amerika’nın en keyifli tarafına: Yemek & İçki. Aklınıza gelebilecek her ülkenin mutfağını gerçek tadıyla deneyebilirsiniz. (Biz Japon, Kore, Meksika ve tabii ki Amerikan mutfağını denedik.) Burada en aşağı 20 TL’ye alabileceğiniz kokteylleri orada 5-6 dolara içebilirsiniz. En lüks yerde bile insani fiyatlara yemek yiyebilirsiniz. Ve en güzeli de bütün bunları yaparken garsonlar size, hayatları boyunca sizin gelmenizi beklemiş gibi davranırlar. Ayrıca porsiyonlar çok büyük ve tersini istemediğiniz sürece içkiler gerçekten alkollüdür.

7. Amerika’nın ikinci en keyifli tarafı: Alışveriş. En azından benim gibiler için. Eğer aradığınız şey kıyafetse, ve amacınız tasarımcı ürünlerini uygun fiyata almaksa sanırım Milano‘ya gitmeniz daha hayırlı olur. Çünkü burada ucuza bulacağınız kıyafetler düz renk hırka, basic t-shirt ya da kot pantolondan ibarettir. (Paranız varsa Urban Outfitters mağazalarını şiddetle tavsiye ederim. Ayrıca DKNY gibi Amerikan markalarını Türkiye’ye kıyasla daha uygun fiyata alabilirsiniz. Victoria’s Secret konusunu hiç açmıyorum, bilen biliyor.) Ama yok, benim gibi gördüğünüz her kırtasiyelik üründe heyecanlanıyor, rengarenk defterlere bakarken ağzınızın suyunu zor topluyor ya da çeşitli Action Figure‘leri odanızın baş köşesinde sergiliyorsanız cennete hoşgeldiniz. Çok değişik kutu oyunlar, Suck UK’de satılan tarzda ıvır zıvırlar ve renk renk post-itleri (evet, post-it koleksiyonum var benim) buradan alabilirsiniz. Ayrıca hepinizin bildiği gibi elektronik herşeyi Türkiye’nin neredeyse yarı fiyatına alabilirsiniz. Özellikle Macintoshları. Sanırım oradan aldığım enteresan şeyleri ayrı bir yazıda anlatacağım.
8. Son olarak bazı gerçekler: Boston’da insanlar sizden bir şey istedikleri için değil, karakterleri böyle olduğu için güleryüzlü ve çok yardımcıdır. Korkmayın. Gittiğiniz barda veya restoranda %15ten az bahşiş bırakırsanız garson gelip neyi beğenmediğinizi sorabilir. Polisler sizi dövmek için değil, size yardım etmek için etraftadır. İçki içmek istiyorsanız %90 ihtimalle ID’niz (pasaportunuz) sorulacaktır.
Benim aklımda kalanlar bunlar. Hehangi bir sorunuz olursa, lütfen çekinmeyin. California ile ilgili sorular içinse, şuradan buyrun. (: